|
Hocama açık mektup!
Sayın hocam, tüm yaşamım boyunca öğretmenlerim ve öğretim görevlileri ile kamuoyu önünde tartışmaktan kaçındım. Bunun nedeni onların öğretmen titrine duyduğum saygıdır. Sizi de bu kategoride değerlendirdiğim için bu güne kadar tüm yazdıklarınızdan duyduğum rahatsızlıkları yazmak yerine sizinle görüşerek eleştirilerimi dile getirmiştim. Şimdi durum değişti. Israrlı aramalarıma rağmen telefonlarıma cevap vermediğiniz için konuyu bu mektupla kamuoyu önünde gündeme getirmem zorunlu hale geldi.
Değerli hocam kendisi ile birlikte hareket etiğiniz bir grubun kalemşoru gibi bizleri eğitim düşmanı gösteren yazınızı ibretle okudum. Yazınızın başındaki yakarışı aynen size iade etmek isterdim ama siz bu meslekten biri olmadığınız için bunun bir anlamı olmayacaktır. Bu nedenledir ki sizden başka bir şey rica edeceğim. Birkaç saniyeliğine gözlerinizi kapatın ve bu meslekle ilgili tüm bilgilerin hafızanızdan silindiğini düşünün ve sizinle sıfırdan başlayalım.
Önce kısa bir tarih. Çünkü dünü bilmeden bu günü yorumlamak ve yarına yön vermek imkânsızdır. Ya da sizin yaptığınız gibi hata yapmaya neden olur.
Bu meslek Türkiye’nin en saygın, en sağlam, güvenilir ve kendi imkanları ile büyüyen ve gelişen bir mesleği idi. Ülkedeki bir çok krizden ve ekonomik olumsuzluklardan etkilenmesine rağmen kendini çağın gereğine göre geliştirmeyi bildi.
Köklü bir sivil toplum hareketi kültürüne de sahipti. İlk meslek örgütünü oluşturanlar, yine bu meslek mensuplarıydı. Merkezden yönetimin zorlaştığı dönemlerde daha hızlı hareket etmek ve sorunlara daha kolay çözüm bulmak için yerel derneklerin kurulmaya başlaması ile ülke genelinde yirmiye yakın dernek oluştu. Bu dernekler bir araya gelmek ve ortak bir çatı oluşturmak, yerel sorunların dışında kalan genel sorunlarla ortak mücadele etmek ve tek sesliliği sağlamak adına birçok kez girişimde bulundularsa da başarılı olamadılar.
Bunun en büyük nedeni İstanbul ve Ankara dernekleri arasındaki çekişmeydi. İstanbul, en çok üye ve güç bende benim şemsiyem altına girin; Ankara, merkezde olan benim ve benim şemsiyem altına girin diyerek önemli bir zamanın yok olmasına neden oldular. Oysa istenen bir şemsiye değil ortak kurulmuş bir çatıydı. 2003 yılına geldiğimizde neden ve sonuçlarını (rağmen) kamuoyu önünde tartışmayacağım bir olaylar serisi ile İstanbul'da yönetim değişti. Bu yeni yönetim katılımcı, çoğulcu ve demokrat bir çizgi ile karşımıza çıktı. Gerek İstanbullu meslektaşların gerekse Anadolu derneklerinin büyük saygısını kazandı ve tam destek aldı.
Ama daha sonra sihirli bir değnek bu yeni yönetime dokundu ve her şey toplum iradesinin dışında gelişmeye başladı. İlk kıvılcım İzmir toplantısında çakıldı. Bu demokrat yapı birden "en büyük benim, para bende; derneklerinizi ve tüzel kişiliklerinizi yok edip benim mandam altına girin" önerisini getirdi. Bu kabul edilemezdi ve edilmedi de.
Derken o güne kadar ilk kez duyduğumuz bir söylem karşımıza çıktı “ben meslektaşı değil, mesleği düşünürüm”. Bu faşizan tavır kendinden başkasını ve toplumu soyutlamaya sadece kuruma odaklanmaya neden oldu. Evet, toplumu kendi hegemonyasına alamayan bu grup kendi dışındakileri ötekileştirmeye başladı.
İlk olarak fuarda tüm dernekleri bir kenara iterek gözlük imalatçıları ile ortak stand açtı. Artık ötekileşme başlamıştı ve diğerleri de bunun karşısında kendi birliğini kurma yoluna girdiler.
Sahip oldukları ekonomik güç ve hizmet ettikleri kesimden aldıkları maddi destekler ile enformatik bir cehalet içinde olan kesimi dezenformasyon yolu ile istedikleri gibi manipüle etmeye başladılar.
Ötekileştirdikleri grubu da sessizlik sarmalı ile susturmaya başladılar.
“Her iktidar yozlaşmaya müsaittir, mutlak iktidarlar mutlaka yozlaşır.”
Evet, sayın hocam mümkün olduğunca özetlemeye çalıştığım tarihimiz. şimdi hafızamızı geri alalım ve sizin bizleri eğitim düşmanı gibi gösterdiğiniz yazıya geri dönerek başlayalım.
Değerli hocam bu suçla itham ettiğiniz ben ve arkadaşlarımın büyük çoğunluğu akademik düzeyde eğitim almış bir ekibiz. İçimizde bazı arkadaşlarımız optisyenlik programında öğretim görevlisi olarak çalışmış; öğrenciler, hatta bu günün öğretim görevlilerini yetiştirmiştir. Bizler eğitime nasıl karşı olabiliriz, bu mümkün mü?
Hocam, siz bu sektörle 2007 yılının ikinci yarısında tanıştınız ve yukarıda saydığım anti demokratik her türlü davranışı kendine ilke edinmiş bir grupla yol arkadaşlığı ediyorsunuz. Onlardan almış olduğunuz yanlış ve yalan bilgilerle bizleri suçluyorsunuz. Ya da işin içinde sizin de çıkarınız var ki objektif bilimden, sosyolojiden, toplumsal değer yargılarından ve benzeri birçok olgudan bir bilim adamı olarak taviz verip bu arkadaşlardan yana toplumu maniple ediyorsunuz.
Bizler eğitime karşı değiliz ve kim ne şekilde yaparsa yapsın her türlü eğitimi destekliyor, bundan faydalanmak istiyoruz.
Bu yüzdendir ki Mersin Dernek başkanımız yapmış olduğunuz eğitim çalışmalarından kendi üyelerinin de faydalanmasını istemiş, bu konuyu sizinle konuşmuş olurunuzu almıştı. Daha sonra konaklama ve yol rezervasyonlarını yapmış sizi bilgilendirirken, bu çalışmayı yapamayacağınızı (hepimizce malum nedenlerden dolayı) söylemiştiniz. Evet, eğitim eğitim diye bağıranlar ötekilerin eğitilmesine karşı çıkmışlardı.
Değerli hocam sizi arayanlar kadar bizleri de arıyanlar var ve can acıtıcı sorular soruyorlar.
- “Burada bir kurs açılmış”
- “Kurs değil eğitim”
- “Yok, kurs. Neyse önemli değil, biz bu kursa katılalım mı?”
- “Eğitime tabii ki katılın, yeni bilgiler alırsınız ve eski bilgilerinizi tazelersiniz ben katıldım çok iyi”
- “Yok, yok ilerde kurs ya da okul açılırsa buradan sertifika alanlara hak verilecekmiş”
Can acıtan soru bu. Bu soruya öğretim görevlisi olarak siz ne cevap verirdiniz?
- “Yok, öyle bir şey kim diyor, bu iş artık okulluların. Artık kurs yok”
- “Ama öyle diyorlar bak Sağlık Bakanlığı ve Mesleki yeterlik Kurulu da destekliyor”
-“Tamam, nasıl bilirseniz öyle yapın”
Bu arada size gelen bir soruyu da ben ekleyeyim.
- Hocam, katılmak zorunlu değilmiş, bazı arkadaşlar katılmayın diyorlar?
Evet, hocam size katılmanın zorunlu olup olmadığını neden sorsunlar? Kafalarına bu soru neden takılmış olabilir?
Bunlara bu imajı kim neden vermiş ki bunu size, bana ve başkalarına soruyorlar.
İşte bu nedenle ben de şube başkanları içinde bizleri hala öteki gibi görmeyen bir şube başkanımı arayıp lütfen bunun bir eğitim olduğunu ve kurs ya da ruhsatla ilgisi olmadığını sitelerinize yazın ricasında bulundum. Uzun bir bekleyiş sonrasında buna da rastlamayınca ilgili kurumlardan görüş sormak ve bu görüşleri yayınlamak zorunda kaldık.
Sayın hocam sizde çok iyi bilirsiniz ki birey olmadan toplum, toplum olmadan da kurumlar olmaz. Ben meslektaşı değil mesleği düşünüyorum mantığı ile harekete edenler, bu söylem üzerinden son altı yıldır milyonlarca lira harcayıp meslektaşımıza saldırıyor, onu kurum ve kamuoyu önünde küçük düşürerek saygınlığını ve kazancını kaybetmesine neden oluyorlar. Hem de bunu kara propaganda ile yapıyorlar.
Sayın hocam 2007 yılında açılan bu meslek içi eğitimin tanıtım broşürlerini hatırlayınız üzerinde Sağlık Bakanlığı ve ECOO amblemleri vardı ve katkıları ile yazıyordu.
Peki, ne oldu da bu iki amblem kalktı?
Sağlık Bakanlığı görevlileri niçin mevzuat dersinde sınıfı terk edip çıkmak zorunda kaldılar?
Etik ahlak dersinde ötekileştirdikleri hakkında dedikodu yapma hakkını o öğretim görevlisine kim hangi hakla vermişti?
Bunları sorgulamayalım mı? Buna hakkımız yok mu?
Sayın hocam bizler meslek adına, sürekli meslek içi eğitimin verilmesini sonuna kadar savunuyoruz; bunda hiç sorun yok.
Mesleği icra etme yetkisine sahip olmayan mesai arkadaşlarımıza da bir eğitim verilmesine sonuna kadar destek vermeye hazırız. Ama bunun ruhsat talebi propagandası yerine kullanılacak küçük tek kelimelik bir müfredat değişikliği ile yapılmasını istedik bu çok mu?
Bu gün çalışanların eğitiminden dem vuranlar ve bizleri eğitim düşmanı olarak gösterenler ile dün aynı masada oturuyorduk. O gün sunduğumuz "çalışanlarımızı örgütlenmeleri yolunda yönlendirelim sosyal, ekonomik ve eğitim olarak teknisyen kimliği ile mücadele etsinler" önerisine, "Hayır, olmaz maaş ve sosyal güvenlik maliyetleri artar "diye karşı çıkanlar, bu gün "biz çalışanlarımızı eğitmeyelim mi?" diyorlarsa... bizler kuşkulanmakta haklıyız.
Sayın hocam, son birkaç yıldır bu sektörde konferanslar veriyor ve eğitimlere katılıyorsunuz. Hep aynı yüzlere baktığınızın farkında mısınız? Genelden bu kadar uzaklaşmış, İTO da elli kişi ile toplantı yapan, davetliler dahil yüz elli kadar kişi ile kongre yapan bir kurum yöneticilerini kendi kafanızda hiç sorguladınız mı?
Size birkaç konu hakkında bilgi vermek isterim.
Oda- Birlik çalışmalarına yakın tarihte sözlü ve yazılı olarak verdiği cevap "Sağlık Meslekleri Oda Kanunu Çıkacak bu nedenle söz konusu kanun çıkmayıncaya kadar oda konusunda yapılacak çalışmalar zaman ve enerji kaybıdır" .
Oysa sayın başkanımız derginin Ocak 2005 tarihinde dergide yazdığı bir yazıda “ Sağlık Bakanlığı sözünü verdiği bu çatı kanun tasarısı hakkında gerekli çalışmaları yaparak Meclise göndermiş ancak bazı odaların itirazı sonucunda kanun tasarısı geri çekilmiştir. Bu aşamada; geçmiş yıllarda yaşanan eksiklerin bir daha yaşanmaması için odalaşma hususundaki haklarımız için mücadele etme zorunluluğu doğmuştur.”
2005 deki bu yazıyı 2009 da ki söylemlerle karşılaştırınca siz ne düşünüyorsunuz.
Eğitimin ana ocağı okullarımızdır. Bizler bu güne kadar okullarımıza elimizden geldiği ve imkanlarımız boyutunda yardımcı olduk ve hiçbir zaman reklam malzemesi olarak kullanmadık.
Fakat bir konu var ki bizleri çok üzdü. 07/02/2009 tarihinde Ankara'da yıllardır yapılmamış bir çalışma yaptık. Ülke genelindeki bütün optisyenlik programı bölüm hocalarını bir araya getirmeye çalıştık. İlk toplantı gayri resmi bir toplantı olsun ve dernek ve konfederasyon çatışmasının içinde kalmasın diye iki optisyen bir gözlükçü birde öğretim görevlisi arkadaşlarımızın katkısıyla bu çalışmayı başlattık. Hocalarımız bir araya gelsinler kendi aralarında sorunlarını ve projelerini paylaşsınlar ortak çalışma alanı oluştursunlar diye. Bir bölümde hoca yoktu. Bir bölümün hocası mazeret bildirdi. Bir bölümün hocaları da onur kırıcı bir tavırla katılımı reddettiler. Üç bölüm hocamız katıldı ve bu toplantıda akademik kurul oluşturma kararı alındı. O gün bu toplantıya katılmayı uygun görmeyen hocalarımız, bu gün o çalışmanın ürünü olan kurula ev sahipliği ediyorlar. O gün bu toplantıyı dergilerinde yardım toplantısı gibi gösterme saygısızlığını gösterenler bu gün haber yapıyorlar. Ve biz bunları sorguluyor güvensizlik duyuyoruz diye eğitim karşıtı olarak kaleminizden dökülen mürekkeple "artık susun" feryadına maruz kalıyoruz.
Lütfen artık doğruları söyleyiniz.
Lütfen artık diğerleri ile de konuşunuz.
Lütfen eğitiminizin gereğini yerine getirip olaylara çok yönlü bakınız.
Ya da susunuz ve yazmayınız!!!
Çünkü ekmeğimize göz koyanlarla mücadele ediyoruz.
Yalancılarla mücadele ediyoruz.
Sektörün dört beş milyonunu ve altı yılını kendi egoları için harcayanlarla mücadele ediyoruz.
Koltukları için üyelerini satmaya hazır olanlarla mücadele ediyoruz.
Şahsi sorunları için ideallerinden ve yeminlerinden vazgeçenlerle mücadele ediyoruz.
Meslekte barışı sağlamak ve uzaklaşanları yakınlaştırmak için mücadele ediyoruz.
Sektörün bilinçli ve organize bir şekilde propagandalara kaybettirilmiş prestijini yeniden kazanmak için mücadele ediyoruz.
Kayıplarımızı yeniden kazanmak ve yaralarımızı sarmak için mücadele ediyoruz.
En önemlisi meslektaşlarımızı satmadan onlardan aldığımız güçle yaşamaya çalışıyoruz.
Bir yeni cepheye ihtiyacımız yok sizinle de mücadele etmek istemiyoruz. Bu nedenle lütfen... Öğretim üyesi olduğunuzu unutmadan bilimselliğiniz doğrultusunda, doğrudan ve haktan yana konuşun, yazın ki bilime olan saygımızı da kaybetmeyelim.
Turgut Çakar
|